Yazıda anlamlı en küçük öge "sözcük"tür. Sözcüğü anlamlandıran, onu başka bir sözcükten ayıran o aradaki kısa boşluktur. Bir sözcük en az bir kere başka bir sözcükle arasına boşluk alarak yazılmamışsa, orada anlamlı bir sözcük yoktur. Tıpkı insanın derisi gibi, boşluk da sözcüğe bireylik kazandırır, onu sınırlar, diğer bireylerden ayırır. Oysa boşluğun hiç de mutlak anlamda boş olmadığını biliyoruz: Derim, beni ben olmayandan ayıran sözde sınırdır. Eğer yeterince büyüterek bakabilseydik, derimizin kendimizle kendimiz olmadığını sandığımız dışarısı arasında nasıl da dur durak bilmez bir alış-veriş içinde olduğunu görebilirdik. Sözcükler için de geçerli midir bu? İki sözcük arasındaki o kısa boşluk gerçekte bir sözcüğün anlamıyla diğer sözcüğün anlamı arasındaki akışkan bir geçişin farkedilemez uzamı olabilir mi?
Bir sözcüğün anlamı diğer sözcüğün anlamından belki de mutlak "farklı" değildir. Boşluk, sürekliliğin kesintiye uğradığını sandığımız mikro doluluklar olabilir. Farkı mutlaklaştırmak için hiç de iyi nedenlerimiz yok. Arzunun birleştirici gücü dilimizin ayrıştırıcı şiddetini her gün biraz daha yenmekte... Bir, birliği bozmadan çoğalmakta...
Turuncu Felsefe Lokmaları
Küçük. Açık. Anlaşılır. Kolay. Turuncu felsefe lokmaları. Afiyet olsun.
14 Şubat 2014 Cuma
12 Şubat 2014 Çarşamba
Hakikat
"Hakikat" vardır. Hakikatı bilmek olanaklı da olabilir. Hakikat kavramına umursamazca yaklaşamayız; herkesin kendine göre küçük harfli hakikatları vardır diyerek postmodern bir kolaycılığa sapamayız. Hakikat fikrini bir kenara atıp tüm yaşamımızı ilkesiz bir avukatlık bürosuna dönüştüremeyiz.
Ne var ki, hakikatın olanaklı olduğunu söylemekle, hakikatin bilgisine ulaştığını söylemek aynı şey değildir. İlki insanı "sahicilik erdemi"ne yaklaştırırken, ikincisi onu evrensel bir zalime dönüştürebilir. İlkinde hep sürecek bir arayışın içtenliği, ikincisinde ise burnu büyük bir züppenin kibri vardır. Öyleyse, hakikatın varlığı konusunda Aydınlanmacı olmakla, hakikatı kavradığını ileri süren bir totaliter olmak arasındaki o eşsiz dengeyi sezmemiz gerekir.
Dünya barışı biraz da bu sezginin ne ölçüde geliştirilebileceği ile ilgili bir sorundur.
Ne var ki, hakikatın olanaklı olduğunu söylemekle, hakikatin bilgisine ulaştığını söylemek aynı şey değildir. İlki insanı "sahicilik erdemi"ne yaklaştırırken, ikincisi onu evrensel bir zalime dönüştürebilir. İlkinde hep sürecek bir arayışın içtenliği, ikincisinde ise burnu büyük bir züppenin kibri vardır. Öyleyse, hakikatın varlığı konusunda Aydınlanmacı olmakla, hakikatı kavradığını ileri süren bir totaliter olmak arasındaki o eşsiz dengeyi sezmemiz gerekir.
Dünya barışı biraz da bu sezginin ne ölçüde geliştirilebileceği ile ilgili bir sorundur.
9 Şubat 2014 Pazar
Her şeyin başı 'varlık' !
Her şeyin başı "sağlık" demek adet olmuşken eski köye yeni adet çıkarmak neden? Çünkü, muhtemelen yalnızca insanlar, sanki var olmaktan başka arzuları varmış gibi davranır. Gerçekte yoktur! Gerçekte işimiz gücümüz yaşamaktır. Şair bunu destekler: "İşin gücün yaşamak olmalı!" Örneğin, yaşamayı, var olmayı ya da var kalmayı sevdiğimiz için yaşamayız. Tersine, var olduğumuz için şunu ya da bunu severiz. Semavi dinler bu hakikati unutturmak ister. İnsandaki, türünün bir başka üyesini sevme, koruma, gözetme eğiliminin ardında Tanrı'nın kutsadığı özel bir varlık oluşumuz yattığına bizi inandırmak ister.
Oysa insan da her varlık gibi basitçe "var kalma çabasının" doğrudan bir sonucu olarak, bu çabaya en fazla katkı yapacak olan "benzer varlığı" yakınında ister. Bir bizon, kendi sürüsüne yakın, aslan sürüsüne ise uzak olmak ister. Bizon bu "sevgi dolu tavrı"nın muhtemelen Tanrısal bir lütuf olduğunu düşünmüyordur. Ama bizler bunun ancak Tanrı'dan bize gelen bir armağanla olanaklı olduğunu düşünürüz. Böyle olunca da türdeşlerimizden en azından bazılarını çok seviyor oluşumuzun sözde ilahi kaynaklarını soruşturur dururuz.
Gerçekte yalnızca var kalmayı isteriz. Türdeşlerimize yaklaşmamız ve onları sevmemiz var kalma çabamızın doğal bir sonucudur. Sevmek, varlığın ilk tepkisidir. Bu sanıldığı gibi insanı diğer varlıklardan daha fazla bencil yapmaz. Ama Shakespear'i sürekli haklı çıkarır: "Olmak ya da olmamak; bütün mesele bu!".
Oysa insan da her varlık gibi basitçe "var kalma çabasının" doğrudan bir sonucu olarak, bu çabaya en fazla katkı yapacak olan "benzer varlığı" yakınında ister. Bir bizon, kendi sürüsüne yakın, aslan sürüsüne ise uzak olmak ister. Bizon bu "sevgi dolu tavrı"nın muhtemelen Tanrısal bir lütuf olduğunu düşünmüyordur. Ama bizler bunun ancak Tanrı'dan bize gelen bir armağanla olanaklı olduğunu düşünürüz. Böyle olunca da türdeşlerimizden en azından bazılarını çok seviyor oluşumuzun sözde ilahi kaynaklarını soruşturur dururuz.
Gerçekte yalnızca var kalmayı isteriz. Türdeşlerimize yaklaşmamız ve onları sevmemiz var kalma çabamızın doğal bir sonucudur. Sevmek, varlığın ilk tepkisidir. Bu sanıldığı gibi insanı diğer varlıklardan daha fazla bencil yapmaz. Ama Shakespear'i sürekli haklı çıkarır: "Olmak ya da olmamak; bütün mesele bu!".
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)